Hayatı Sağ Şeritte Yaşamak - Blog Hayatı Sağ Şeritte Yaşamak - Blog
444 56 07
Arama Sonuçları

Hayatı Sağ Şeritte Yaşamak

Hayatı Sağ Şeritte Yaşamak - Blog
Yazar ozgurkaragoz üzerinde 28 Mayıs 2015
| 0

28 Mayıs 2015

“Yavaş” olmanın dayanılmaz hafifliği

Hep telaşe içinde bir yerlere koşturuyoruz. Adeta bir yarışın içindeyiz, aradığımız telefon hemen cevap vermezse, restoranda sipariş ettiğimiz yemek hemen önümüze gelmezse, internette aradığımız sonuç hemen yüklenmezse keyfimiz kaçıveriyor. Bütün arabaların sol şeritten hızlı hızlı gitmek istediği, sağ şeridin sol şeritten hızlı aktığı bir ülkede yaşıyoruz. 24 saatten fazlasına ihtiyacımız var, toplantıdayken bile akıllı telefonlarımızdan epostalarımıza cevap veriyor, diğer işlerimizi hallediyoruz.

“E internet çağındayız, hızlı olmayan oyun dışı kalır” mı dediniz? Peki, madem sistem böyle gerektiriyor ve doğru olan da bu o zaman neden bu kadar mutsuz insan var? Bu kadar depresif, bu kadar stresli… “Hızlı davranalım, hayatı kaçırmayalım,” derken, acaba büyük resmi mi kaçırıyoruz? Oysa siz değil misiniz köz ateşin üzerinde bakır cezvede yavaş yavaş pişmiş köpüklü Türk kahvesinin tadını başka bir kahve tutmaz diyen! Neden güveçte pişmiş yemek düdüklü tencerede pişmiş olandan daha lezzetli? Neden el emeği göz nuru ile dokunmuş bir halı, makine halısından daha değerli? Hangi dostluklar ayaküstü sohbetin sonunda kurulmuştur, hiç emek harcamadan, hiç gönül vermeden? Neden akşamları evinize gidip şöyle bir ayaklarınızı uzatıp huzur içinde oturmak istiyorsunuz sürekli? Neden çocuğunuzun gözleri sizinle sakin bir vakit geçirdiğinde daha bir ışıl ışıl? Neden onun attığı ilk adımları kaçırdığınız için kalbiniz pişmanlıkla dolu? Oysa daha dün sabah işe geç kalmamak için koşturarak evden çıkarken, o ilk adımlarını kaçırdığınız çocuğunuz size bir şeyler anlatmaya çalışmıştı ve siz yine  “şimdi vaktim yok buna”  dememiş miydiniz?

Sizin için değerli olan her şey daha fazlasını hak ediyor! En başta da kendiniz!

Bir düşünün… Bir bebeğin susam tanesi büyüklüğünde başladığı macerasında dünyaya gelmeden önce tüm uzuvlarının hayatta kalabileceği şekilde gelişmiş olması için yaklaşık 40 haftaya ihtiyacı var. Daha erken ya da daha geç olunca birçok sorun çıkıyor. E o zaman, yediğimiz yemeği, yaptığımız işi, öğrendiğimiz dersi doğal sürecinden önce yapmaya çabalamamız, adeta prematüre bebekler dünyaya getirmek için bu çabamız niye?

Aldığımız nefesin, çiğnediğimiz lokmanın, baktığımız manzaranın tadına varsak? Ne daha hızlı ne de daha yavaş… Hayatı “doğru hızında” yaşasak…  Yani sindire sindire, farkında olarak ve keyif alarak yaşasak…

kendi zamanı olmak görseli

Artık bu koşturmadan yorulduysanız, direksiyonu sağ şeride kırmanın vakti gelmiş demektir. 5 dakikada mikrodalgada ısıtılan yemeklerin, otomatiğe bağlamış şekilde yaptığımız ve yaptığımızı bile hatırlamadığımız rutinlerin sonu gelmiş demektir. İşte size, üstlendiğiniz sorumlulukları aslında yine layıkıyla yerine getirirken hayatın anlamsız hızını kesebilmeniz için bazı öneriler:

  • Günlük yapılacaklar listenizi hafifletin: Biliyorum süper güçlere sahip, süper bir insansınız. Hatta 10 kaplan gücündesiniz. Aynı anda 5 işi halledip, 4 kişinin 3 günde yapacağı işi tek güne sığdırabilirsiniz. Ama aceleniz neden? Tabakhaneden mi çağırdılar? Dolu dolu yaşamanın sırrı 5 dakikada bin bir iş yapmaktan değil, listenizi hafifletmekten geçiyor. Öncelikle tüm fazlalıkları atın. Yani size ait olmayan işleri. Her güne tamamlayacağınız sadece 3 iş belirleyin. Ve bırakın o işleri hallettikten sonraki zaman size kalsın.
  • “Hayır” deme hakkınızı kullanın: Üzerinize gerçekten vazife olmayan işlere gönüllü olmaktan, kaldırabileceğinizden fazla sorumluluklar almaktan kaçının. Evet, başkalarına yardımcı olmak güzel ve yüce bir davranış.  Ama hayır diyemediğiniz için üzerinize aldığınız her sorumluluk kendi önceliklerinizden taviz vermenize sebep olacak. Bu da sizi, zamanla yarışan,  mutsuz bir kişiye dönüştürecek. “Yalnız ben” deyin demiyorum, “önce ben” demeyi bilin diyorum.
  • Hiçbir şey yapmadan öylece durmaya vakit ayırın: Önceleri 5 dakika ile başlayabilirsiniz, sonra giderek artırırsınız. Hiçbir şey okumayın. Hiçbir şey seyretmeyin. Hiçbir şey yazmayın. Öyle boşluğa bakarak oturun. “Kendinize” vakit ayırın… “Sizinle” baş başa vakit geçirin. “Ay işte onu yapamam diyorsanız, hiçbir işe yaramayan işler yapın. Taş kaydırmak, ağaca tırmanmak gibi.
  • Akıllı telefonunuz elinize yapışık olmasın: Çocuğunuz varsa, ona “günde sadece 1 saat ipad oynayabilirsin” demeyi biliyorsunuz. Peki siz neden telefonunuza yapışık yaşıyorsunuz? Gelen epostaya anında cevap vermek, dakikası dakikasına yaşadıklarınızı sosyal medyada paylaşmak, gelen beğenilere, yorumlara anında cevap vermek zorunda değilsiniz. Kendinize de ekran süresi belirleyebilirsiniz. Günde 3 kez yarımşar saat örneğin. Çok mu ütopik?
  • Niceliğe değil niteliğe önem verin:  Çok moda diye takip ettiğiniz bloglar, aslında ne dediğini anlamadığınız ebülten üyelikleriniz, sohbetlerde Fransız kalmak istemediğiniz için takip ettiğiniz diziler var.  Bunları da şöyle bir eleseniz? Sadece size değer katan, keyif verenleri bırakıp diğerlerine veda etseniz?
  • Bir hobi edinin: Size heyecan verecek, yapmak için can atacağınız, hayata bağlayacak bir aktiviteden bahsediyorum. Bu seramik kursu da olabilir, satranç da, bir kitap kulübü de… Hatta kendinizi kaptırmazsanız arkadaşlarla şöyle bir el oyun da atabilirsiniz… Amacımız kafamızı boşaltabilmek, hayatın anlamsız hızını kesebilmek ne de olsa…
  • Sevdiklerinizle vakit geçirin: Sizi karartan, yüreğinizi daraltan kişileri boş verin. Paylaşımlarda bulunabildiğiniz, birlikte güldüğünüz, eğlendiğiniz, dertleştiğiniz kişilerle daha fazla vakit geçirin.

Zaman o kadar değerli ki birileri çıkıp “vakit nakittir “demiş. Oysa zaman milyonları verseniz satın alamayacağımız bir şey. Bir kere harcadığımızda geri dönüşü olmayan… Hepimizin ama hepimizin her gün 24 saat, her yıl 365 gün sahip olduğu tek şey… En değerli varlığımızı nasıl harcayacağımız ise sadece bizim seçimimiz… Hızlı harcayıp, gözümüzün önünden hayatımız akıp giderken buna tanık bile olamadan ya da her şeyin tadına varıp, seyirci gibi hayatın dışında kalmadan başrolümüzü üstlenerek…

Hayatı kısık ateşte, usul usul demleyerek…

Diğer Yazılar

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak